Her şehrin bir
rengi vardır ve bu renge özgü bir ruhu. Ankara gridir mesela,
tereddütsüz kabul edilir. İstanbul yeşildir, Edip Cansever kırmızısıdır,
siyahtır ama en çok mavidir. İzmir ise sıcağıyla sarıdır deniziyle Ege
yeşilidir, bu yönüyle en çok Ege yeşilidir. Bağdat kırmızıdır mesela,
acısından, öfkesinden, isyanından kırmızıdır, kan kırmızısı. Paris ışıl
ışıldır ve bu yüzden saydamdır üzerine ne renk geçirirsen ona
bürünür.
Kimi şehirlerin
kendi rengi vardır, kimisi ise insanlarının rengini almıştır. İzmir
mesela kendi rengi vardır, kıyıdan baktığında sonsuz bir Ege yeşili,
alabildiğine baş döndürücü, başka hiçbir renge boyanamaz bu yüzden
şehir, hiçbirini kabul etmez, değiştirilemez. İnsanları da bu rengi
almışlardır bu yüzden dingindirler, anlayışlı ve güzel… Bağdat böyle
değildir Bağdat’ta insanların rengi vardır şehir insanların renklerine
bürünmüştür bu yönüyle şehir kan kırmızısıdır, esarettir, acıdır,
yılgınlıktır, isyandır. İnsan kanıdır Bağdat’ın rengi kendi rengini
unutmuş insanların rengine bürünmüştür. Çanakkale’de öyledir, yıllar
öncesinin acısı, binlerce insanın ölümü, matemdir o yüzden yas siyahıdır
Çanakkale yanına başka renk zor
yakıştırılır.
İstanbul
ise büyüktür, sonsuzdur bu yönüyle kara delikleri hatırlatır, içine
aldığı insanı öğütür ve bundan siyahtır. Ama mavidir İstanbul her
yönüyle hatta Nazım Hikmet’in dediği
gibi;
“Mavileşeydin mavileşeydin geçeydin Boğaziçi’nden.”
Masmavidir en çok bu yüzden İstanbul içine aldığı insanı
mavileştirir, masmavi keser insan, soluğu kesilir.
Ve tüm
bu şehirlere bir renk verdikten sonra Kula’nın rengini düşünüyorum. Sahi
Kula ne renk? Kendi rengi var mı Kula’nın yoksa insanlarının rengini mi
aldı Kula? Onca şehre bir renk verdikten hatta hiç görmediğim yerlere
bir renk verdikten sonra Kula’ya en çok ve en iyi bildiğim yere bir renk
yakıştıramıyorum. İlk aklıma gelen kahverengi oluyor, etrafını saran
cürufların rengi. Ama sonra acımasız buluyorum bu rengi, insanlarını
dışlamış gibi
hissediyorum.